.

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Bir Öğle Vakti İstiklal Caddesi Boyunca Sergi #

Bir öğlenimi, ne zamandır vakit ayırmadığım

sergilere ayırmaya karar verdim.

En kısa zamanda, en çok serginin dolaşabileceği

İstanbul'daki tek mekan İstiklal Caddesi.

Ben de, İstiklal Caddesi'ni baştan sona

yürüyerek karşıma çıkan her sergiyi ziyaret

etmeyi hedefledim.


İlk rastladığım sergi bir açık alan sergisi oldu.

Taksim meydanında anıtın çevresinde dikili renk renk, desen desen

işlenmiş on tane kadar lale heykeli var. Geçen sene gerçekleşen

'İnek Festivali' ( Cow Parade) mantığında kurgulanan serginin

en güzel örneğine Bebek Parkı'nda rastladım. Ters dönmüş bir

lale ile sema eden Mevlevi bir dervişi tasarlanmış.



İkinci durağım caddenin hemen sağındaki Fransız Kültür

Merkezi'nin içindeki fotoğrafçı İbrahim Göksungur'un "Dünyanın

Karanlık Yüzü" isimli sergisi. İbrahim Göksungur dünya

üzerindeki çeşitli kültürlerden gelen insan yüzlerini

fotoğraflamayı hedeflediği "Yeryüzü'nün Yüzleri" isimli

fotoğraf serisinin bir halkası olarak Afrika'nın göbeğindeki

Mali ve Burkina Faso'da siyah tenli insanları betimlemiş.

"Burada göreceğiniz fotoğraflar, bi yoksulluk edebiyatı

oluşturmak için çekilmedi. Buradaki insanlara acınmasını

sağlamak da değil amaç. Bu, o insanlara, o yoksul ama

yoksullukla başa çıkmasını bilen onurlu insanlara büyük bir

haksızlık olurdu. Yoksulluklarını bilen, bilgece kabul eden ve

bunu bir trajedi gibi değil, yaşamın mücadele edilmesi gereken

bir gerçeği olarak algılayan bu insanlar..." diye tarif ediyor

fotoğrafçı bu insanları. Yoksulluk denen somut gerçekliğin

içinde o yokmuş gibi hayata tutunmuş insanlar görünüyor

fotoğraflarda. Mutlu, özgür ve rahatlar.

Onlar da en az herkes kadar hayat gailesi içindeler.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da erkekler, kadınlar ve

çocuklar. Erkeklerin belli ki en büyük keyiflerinden biri

demledikleri çayı yudumlamak. Kadınlar dünyanın her yerinde

olduğu gibi önce annelik, sonra ev işlerini halletmenin

tasasında. Çocuklarsa her daim oyun oynamanın peşinde. Ünlü

giyim markalarına ve futbol takımlarına ait kasketler ve

kıyafetler ise küreselleşmeyi gözümüze tekrar sokuyor. Sergi 10

Mayıs'a kadar devam ediyor.


Bir sonraki durağım Galatasaray okulunu geçince solda bulunan

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nin Sermet Çifter salonunda

sergilenen "İnsan ve Asker Kazım Karabekir sergisi". Bu

sergiden aklımda iki şey kaldı. Birincisi, Kazım Karabekir'in

Atatürk askerlik görevinden uzaklaştırıldığı dönemde, Atatürk

vefalı, cesur ve dürüst arkadaşı Kazım Karabekir'den şüpheye

düştüğü bir sırada arkadaşının "Emrinizdeyim Paşam!

Ben,subaylarım, erlerim, kolordum, hepimiz emrinizdeyiz!"

diyerek arkasında bir bölük askerle paşasını ziyarete gitmesi

ve paşasıyla kucaklaşmaları.


İkincisi ise, Kazım Karabekir'in büyük "Çocuk Davası". Kendi

deyişiyle, "Yoksul ve bakımsız çocukları devlet himayesine

alarak memleketin diğer çocukları gibi başarılı ve hayat

mücadelesinde kudretli kılacak maddi ve fikri bir talim ve

terbiye ile donatmak benim öteden beri güttüğüm davadır. Ben

buna "Çocuk Davamız" diyorum." Anadolu'dan binlerce bakımsız

çocuğu alarak onların okula gitmelerini ve meslek sahibi

olmalarını sağlamak, Kazım Karabekir'in hayatında ona en büyük

zevki veren başarılarından olmuş.



Üstteki fotoğrafta Kurtuluş savaşı sırasında yetim kalmış

yoksul çocuklar görünüyor. Kazım Karabekir'in himayesine giren

bu çocuklar sadece kısa bir süre sonra pırıl pırıl bir hale

geldiler.


Yapı Kredi Kültür Merkezi'nin bitişikteki diğer sergi salonunda

ise Pınar Yolaçan'ın sıradışı olduğu kadar, seyrederken insanı

rahatsız eden fotoğraf sergisi var. Farklı milletlerden

ürkütücü bakışlara sahip kadınların kıyafetleri çeşitli iç

organlarıyla bezenmiş.


Son sergi ise, İstanbul Odakule'deki Metin Erksan Kafkas'ın

resim sergisi. Ressam yumurta forumunu kullanarak yağlı boya

tablolar resmetmiş.


Kültür ve sanat gezimi sona erdiriyorum, ancak yürümeye devam

ediyorum. Tünel'in orada soldan Galip Dede caddesi'ne saparak

yokuş aşağı Karaköy'e doğru yürümeye başlıyorum. Yürüyüş

esnasındaki uğrak noktalarım için lütfen sonraki yazılarımı

bekleyin :)
Tuğba Tarakcı / 3 Mayıs 2008


Yazılardan Seçmeler


Cibali-Fener-Balat Gezintisi

Oyuncak Müzesi'nde Nostalji

Eyüp'de Bir Gece

Eyüp'de Gündüz

Etiketler: , , , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!

Pazar, Aralık 16, 2007

Abidin Dino: Bir Dünya #

Bir adam düşünün. 10 parmağında 10'dan fazla marifeti olan...
Ressam, karikatürist, yazar, desen çizeri, dekoratör, heykeltıraş,
sinemacı, siyasetçi, gazeteci, düşünür, eğitimci, aydın...
İlk çocukluk dönemi Avrupa’da geçmiş, paşa torunu olarak Boğaz’da yalıda
büyümüş, Sovyetler Birliği’nde sinema eğitimi görmüş, Osmanlı
İmparatorluğu'nun çöküşüne, taze Türk Cumhuriyeti’nin doğuşuna,
2. Dünya savaşına, 68 olaylarına tanıklık etmiş,
Nazım Hikmet ve Picasso’nun yakın dostu olmuş...
O Abidin Dino. Sanatın çeşitli dallarında
çok sayıda ürün vermiş, çok yönlü bir sanatçı.
Ve sanatçının "Abidin Dino: Bir Dünya" isimli
sergisi 27 Ocak 2008 tarihine kadar Sabancı Üniversitesi'nin
Emirgan’daki Müzesi'nde sergileniyor.



Abidin Dino tek üsluplu sanatçılardan olmayı yeğlememiş. Hayatının her dönemi ile
birlikte sanatına da başka bir üslup egemen olmuş. En yakın sanatçı dostları
yer yer sanatına esin kaynağı olmuş. Ömrünü Paris ve İstanbul hattında
geçirmiş, dünyanın dört bucağında vuku bulmuş
toplumsal olaylara kayıtsız kalmamış, gittiği ülkelerin dilini kolayca
öğrenip konuşmaya başlamış, sanatın birçok alanında ürün vermiş,
bu çok kültürlü, çok dilli sanatçının sanatındaki zenginliğe,
çeşitliliğe ve evrenselliğe aslında pek şaşmamak gerekiyor.


Şiirinin her yeni döneminde kendine yeni bir isim takmış
Ünlü Portekiz şair Pessoo gibi ismini değiştirmek istermiş
Abidin Dino resminin her yeni döneminde. İsmini belki değiştirmemiş
ama resminin her dönemine ayrı bir isim vermiş.

Eller döneminde insana dair her duygu ve eylemi ellerle dile getirmiş.
Üreten el, düşünen el, yalnız el, savaşan el, sevişen el...



Sovyetler Birliği'nde sinema eğitiminin ardından film çalışmaları yaparken
Nazi işgaliyle Türkiye'ye dönmek zorunda kalmış. Dönüşünün akabinde
ürettiği eserlerinde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle
Adana'ya sürgün edilmiş. Adana'da 1940'larda Nazi işgaline karşı
direnişe geçen Rus köylülerini simgeleyen partizanlar
isimli resimlerini çizmiş.


2. Dünya savaşının ardından dünyaya egemen olan korkuyu ve
soğuk savaş döneminde işlenen insanlık suçlarını
Atom Korkusu / İşkence isimli resimlerle yansıtmış.

Yürüyüş dönemi tüm sergide sanatçının en beğendiğim dönemi oldu.
Çin'de, Sovyetler Birliği'nde, Küba'da, Paris'te hürriyet için yollara
dökülmüş kalabalıkları çizmiş. 1968 olayları patlak verdiğinde
kendini olayın kalbinde bulan sanatçı elinde kalem ve not defteri
Paris sokaklarını arşınlamış ve gösterileri, direnişi, polis-halk
çatışmalarını bizzat gözlemleyerek çizmiş. Kendisi de düşünceleri
yüzünden bir nevi sürgüne düşmüş olan sanatçının hürriyete
duyarlılığı tüm enerjisiyle, tüm samimiyetiyle resimlere de yansımış.

Çin'le ilgili resimler ise bir hayli ilginç. Herbir hikaye çince kelimeleri
anımsatan bir biçimle betimlenmiş. Çince kelimelerin birçok kelimenin
biraraya gelmesinden oluştuğu düşünülürse bu oldukça
orjinal bir üslup.




El yorumlarıyla birlikte bana Abidin Dino'yu anımsatacak ikinci güçlü
imge: ışık parçası. Karanlığın, gölgelerin üzerine düşerek onu aydınlatan
köşeli hatları olan ışık huzmesi. Işık parçaları birçok resminde karşımıza çıkıyor.


Kaldı ki, dostu Nazım Hikmet de bir şiirinde bu ışık parçasından bahsetmiş:

Dino'nun Yürüyüş Adlı Tablosu Üzerine

Bu adamlar, Dino
Ellerinde ışık parçaları
Bu karanlıkta, Dino,
Bu adamlar nereye gider?
Sen de, ben de, Dino,
Onların arasındayız
Biz de, biz de Dino,
Gördük açık maviyi.

Nazım Hikmet,
Paris, 13 Mayıs 1958


Biricik eşi Güzin Dino'nun tabiriyle kendisinde şeytan tüyü olan
Abidin Dino adeta bir mıknatıs gibi çevresindeki insanları kendisine
doğru çekermiş. Çevresinde sürekli bir kalabalık olan sanatçı yalnızlığını
ise kopuşu simgeleyen Adalar dizisiyle anlatmış.

Hayatı boyunca dönem dönem hastalıklarıyla mücade etmiş olan
sanatçı bu dizisine "Acının Resimleri" adını takmış.
Geçirdiği çeşitli ameliyatlar nedeniyle uzun sürelerle hastanelerde,
sanatoryumlarda kalmış olan sanatçının resimlerinde acı ve
muziplik bir arada. Bir yandan şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle
işkence yapılan bir esir gibi kendini betimlerken, bir yandan seksi hemşire
çizimleriyle ölümle dalga geçmesini beceriyor.

Çöken akşamın turuncu sıkıntısı
Kuzum ne ağlıyorsun Güzin? Daha ölmedim
Ölsen ağlar mıyım hiç?
Gülmekten kırılıyoruz
Abidin Dino


Dillere pelesenk olan Nazım Hikmet'in
Abidin Dino için söylemiş olduğu
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?"
sözü esasında Nazım Hikmet'in Küba devrimini
anlattığı Saman Sarısı isimli
şiirinde yer alır:


Saman Sarısı

...
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin
çok şükür, çok şükür bugünü de gördüm Ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
...
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961’de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
Nazım Hikmet

Tuğba Tarakcı / 9 Aralık 2007

Etiketler: , , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!

Cumartesi, Ağustos 11, 2007

Mevlana ile Aşk Ocağında Can Olmak - II #

Bu yazı Mevlana ile Aşk Ocağında Can Olmak - I yazısının devamıdır.


Mevleviliğin 800 Yılı

Kimdir Mevlana? Mevlevilik Nasıl Doğmuştur?

13. yy başlarında Selçuklu başkenti Konya tasavvuf düşüncesinin merkeziymiş. “Vahdet-i Vücut” ( Kendiliğinden var olan varlık (Yaradan) birdir.) düşüncesinin ilk tohumları burada atılmış. 1229 yılında Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin Keykubad ‘ın davetiyle Konya’ya gelen ünlü mistik ve aynı zamanda “Maarif” adlı eserin sahibi Bahaeddin Veled düşünce sistemini oğlu Mevlanaya miras bırakmış. 1231- 1244 yılları arasında Mevlana Şam’da, Halep’te ve Anadolu’da çeşitli medreselerde olgunlaşma sürecini tamamlamış. Hocasının ölmesiyle üç yıl boyunca derin bir boşluğa düşmüş olan Mevlana bu durumdan 1244 yılında 37 yaşında iken seyyah derviş Şems-i Tebriz ile tanışarak kurtulmuş. Onun kanatları altına girdikten sonra Anka kuşu gibi kendi küllerinden yeniden doğmuş. Şems-i Tebriz Mevlana’nın üzerinde derin izler bırakmış. Fikir Adamı olarak bir deha olan Mevlana onunla tanıştıktan sonra aynı zamanda coşkun bir Gönül Adamı olmuş. Bağlı bulunduğu medreseyi ve yakın çevresini ihmal eden Mevlana tüm zamanını yeni hocasının yanında geçirmeye başlamış. 1247 yılında hocasının vefatı ile ise kendi tasavvuf düşünce sistemini kurma yoluna girmiş. Bu zamandan sonra sema meclisleri düzenlenmeye başlanmış. 1260’da 6 ciltlik ünlü eseri Mesnevi’yi yazmaya başlamış ve vefatından hemen önce bu muazzam eseri tamamlayabilmiş. ( Okumak isteyenlere Şefik Can’ın Ötüken Yayınları’ndan çıkan Mevlana Mesnevi Tercümesi kitabını özellikle tavsiye ederim. ) Mevlana’nın ölüm günü Şeb-i Aruz ( Düğün Günü) olarak kutlanır sema ve musiki eşliğinde. Ölüm günü ağlanacak, ağıt yakılacak, dövünülecek bir gün değil tersine ruhun bedenden ayrılarak özgürlüğüne kavuştuğu, özüne geri döndüğü ve yeniden “Bir” olduğu kutlama günüdür. Bu gün aşığın maşuğa ( Allah) kavuştuğu mutlu bir gündür.

Can, doğan kuşuna benzer, beden ona bir tuzak.

Hz Mevlana

Mevlevilik geleneği Mevlana’nın oğlu ve torununun çabalarıyla Anadolu’da, Balkanlar’da, Rodos, Girit, Kıbrıs ‘ı içeren Akdeniz coğrafyasında ve Arap Vilayetleri’nde hızla yaygınlaşmış. Birbirinin peşi sıra Mevlevihaneler açılmış. Anadolu Beylikleri Mevleviliği beyliklerini meşru kılan hanedanlık dini olarak kabul etmişler. Osmanlı Devleti de Mevleviliğe gereken önemi vermiş ve ilki Galata olmak üzere Yenikapı, Bahariye, Kasımpaşa ve Üsküdar’da mevlevihaneler açılmış.


Matbah-ı Şerif

Mevlevihane’nin can damarıdır. Mevlevi Dervişleri Mevleviliğe ilk adımı burada atarlar. 1001 gün sürecek çileye başlamadan önce 3 günlük bir sınanmadan geçerler. 3 gün boyunca saka postuna oturarak bu çileli yolculuğa başlayıp başlamama kararını verirler. Bu kararı verenler 1001 gün boyunca Mevlevilikle ilgili adap ve erkanı öğrenerek ve 18 ayrı hizmette bulunarak ruhlarını olgunlaştırırlar. Bu sürenin sonunda Mevlevi Derviş’i adayı “Kamil-i İnsan” ( Olgun İnsan) olur ve “Dede” sıfatını almaya hak kazanır.

Mevlevilikte Giyim – Kuşam

Mevlevi Dervişleri kolsuz, yakasız, bele kadar dar, belden aşağıya doğru genişleyen bir eteği olan tennure isminde bir giysi giyerler.

Mevlevilik’te Gündelik Hayat

Mevleviler günlük hayatlarında kullandıkları nesnelere mistik semboller ve yazılar işliyorlar. Böylece, sıradan ve basit eşyanın maddesine ruh verildiğine ve maddenin ruhun aydınlattığı canlı bir varlığa dönüştüğüne inanılıyor.

Hat, Edebiyat ve Mevlevilikte Sembolizm

Taşa, madene, ahşaba, kumaşa her şeye semboller işleniyor Mevlevilikte. Tarikat sembolizmi en çok Sikke şeklinde göze çarpıyor. Mezartaşında kullanılan sikke Vahdet-i Vücut anlayışını temsil ediyor. Posta çantası, mutfak araçları gibi gündelik eşyalarda da sıkça sembollere rastlanıyor.

Hat, ebru, saatçilik gibi genel olarak tezyini sanatı ismiyle anılan sanatların en başarılı örnekleri mütevazi Mevlevi Ustaları tarafından nakşedilmiş. Bu eserlerde Mevleviliğin evrensel düşünce sistemi estetik ile buluşmuş.


Mevlana’nın E
serleri

  • Mesnevi
  • Divan-ı Kebir
  • Fih-i Mafih
  • Mektubat
  • Mecalis-i Seb’a

Müzik ve Sema

Sema ve Ney Mevleviliğin ilk çağrıştırdığı kavramlar arasında yer alır ve Mevleviliğin ruhu olarak kabul edilirler.

Sema Mevlevi dervişlerinin ney, nısfiye gibi çalgılar eşliğinde, kollarını iki yana açıp kendilerinden geçercesine döndükleri büyülü bir ayindir. Dervişin sağ avucu gökyüzüne, sol avucu ise yeryüzüne dönüktür. Bu Hakk’tan aldıklarını halka dağıttıkları anlamına gelir.

Kamışlıktan kesilerek üflemeli bir çalgı haline getirilen Ney tasavvuf müziğinin en önemli parçasıdır. Ney “Vuslat Aşkını”, “ Vahdet”i simgeler. Ney üflemek Allah’ın kulunu yaratırken ruhundan bir parçayı da kuluna üflemesini temsil eder. Ruh bedenin içinde kaldığı müddetçe ayrılmış olduğu bütüne yani özüne geri dönebilmek için bu dünyada çile ve hasret çeker.

Dinle neyden kim hikayet etmede
Ayrılıklardan şikayet etmede

Hz Mevlana

Odada bulunan CD Çalar’dan sema ayini musikisini dinlemeyi unutmayın. Dinlerken gözünüzü kapatın, o an ve mekanın dışına çıkın ve Ney’in vuslat aşkını iliklerinizde hissedin.

Tuğba Tarakcı

Temmuz 2007



Etiketler: , , , , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!

Cumartesi, Temmuz 21, 2007

Mevlana ile Aşk Ocağında Can Olmak - I #

UNESCO tarafından dünyada 2007 yılının

Mevlana Yılı olarak kabul edilmesinin

ardından Türkiye’de de Mevlana ile ilgili

çeşitli etkinlikler düzenleniyor.


İstanbul’da 25 Ağustos’a kadar Sultanahmet,

Taksim, Bakırköy, Kadıköy gibi meydanlarda

açık havada gerçekleştirilecek sema

gösterileri bu etkinliklerden biri.

Özellikle akşam saatlerinde Sultanahmet

camii avlusunun içinde gerçekleştirilen

sema ayini oldukça mistik ve etkileyici

olmuş. 25 Ağustos’ta aynı mekanda

tekrarlanacak olan ayini kaçırmamak gerekir,

diye düşünüyorum. Diğer bir etkinlik ise

Ayasofya Müzesinin içinde 12 Ağustos’a kadar

ziyarete açık olacak “Aşk Ocağında Can Olmak,

İnsanlığın Mirası: Mevlana
Celalleddin Rumi" sergisi.

Ayasofya’nın gizemli atmosferi içinde sergi

için geçici olarak kurulan mekan birbirinin

içine geçen beyaz odacıklardan oluşan bir

labirenti anımsatıyor. Sergi kapsamındaki

200’e yakın eser Mevlana Müzesi, Konya ve

Ankara Etnografya müzeleri ve İstanbul’daki

muhtelif müzelerden bir süreliğine

getirtilmiş. Mevlevilik kültürünün 800

yıllık tarihi 9 ana odada sergileniyor:

“Hayatı ve Düşünceleriyle Mevlânâ”,
“Mevleviliğin 800 yılı”,
“Mevlevi Dergâhı”,

“Mevlevilikte Gündelik Hayat”,
“Matbah-ı
Şerif”,
“Mevlevilikte Giyim – Kuşam”,
“Müzik
ve Sema”,
“Hat, Edebiyat ve Mevlevilikte Sembolizm”...

İlginçtir, kendi zamanının ve mekanının çok

ötesinde bir evrenselliği yakalamış

felsefesi ile tüm dünyada fırtınalar

koparmış ve muazzam eseri Mesnevi’si ile

“bestseller” listelerinden düşmemiş olan

Mevlana bizim ülkemizde sıklıkla yüzeysel

bir şekilde iki ifade ile anılır: “Gel, gel,

gel ne olursan, gene gel” ( Oysa ki, bu

sözün hocası Şems-i Tebriz’e ait olmasına

karşın Mevlana’ya atfedildiği bilinen bir

gerçektir. ) ve “Hoşgörü”. Bizim

topraklarımızda doğmuş ve 800 yıllık bir

din, felsefe ve kültürün bileşkesi olan

Mevlevilik tüm dünyada derinlemesine

incelenirken ve bundan feyz alınırken, bizim

ülkemizde sığ ve üstün körü bir şekilde ele

alınmış ve kıymeti maalesef yeterince

bilinememiştir. Bu iki ifadenin de bu

serginin kapsamına alınmamasının tesadüf

olmadığını ve bu ironik duruma duyulan bir

tepkinin uzantısı olduğunu düşünüyorum.




Mevlana’nın 7 Öğüdü

Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
Hataları örtmede gece gibi ol,
Tevazuda toprak gibi ol,
Öfkede ölü gibi ol,
Her ne olursan ol,
Ya olduğun gibi görün,
Ya göründüğün gibi ol.

Mevlana’nın Diğer Bazı Beyitleri

Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.

Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti.
Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.

Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir,
Nasıl olur da güneş üflemekle söner?

O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti.
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var, ne bir eksilme.


9 bölümden oluşan serginin bende bıraktığı

izlerden Aşk Ocağı'nda Can Olmak - II yazımda bahsedeceğim.

Tuğba Tarakcı
Temmuz 2007

Etiketler: , , , , , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!

Pazartesi, Nisan 02, 2007

Cengiz Han ve Mirasçıları Sergisi #

Uçsuz bucaksız bir bozkır. Ayaza çalmış soğuk.
Rüzgarın uğultusu. Otlayan atlar. Herbirinin
ayrı bir ruha sahip olduğuna inanılan gök,
ırmak, yer... "Cengiz Han ve Mirasçıları"
sergisinin hemen girişine konulmuş Moğol
Otağ replikasının içinden geçerken gözlerimizi
kapatıyoruz ve o andan itibaren bundan
tam 800 yüzyıl önce kurulmuş Büyük Moğol
İmparatorluğunun görkemli ve mistik
serüveninin içinde kendimizi buluyoruz.

"Cengiz Han'ın atası yüksek Tanrı'nın takdiriyle
yaratılmış bir bozkurttu." Moğolların Gizli Tarihi

Büyük Moğol İmparatorluğunun temelleri
Cengiz Han tarafından kendinden önce ve
sonra kurulmuş birçok devlet gibi Orhun
Vadisinde atılmış. Kutsal topraklar olarak
kabul edilen Orhun Vadisine sahip olanın
dünyaya egemen olacağına da inanılırmış.
Büyük Hun İmparatorluğu, Göktürkler,
Orhun Türkleri, Uygurlar, Karahitaylar,
Moğollar hep bu topraklarda doğmuşlar
ve bu topraklarda güçlü, egemen devletler
kurmuşlar. Zorlu doğa koşulları nedeniyle
göçebe bir yaşam tarzı olan bu insanların
aynı zamanda en güçlü yerleşik devletlerin
kurucuları olmaları oldukça şaşırtıcı birçokları için.

"At sırtında ok atarak yaşayan"
Büyük Hun İmparatorluğuna bağlı Türk,
Moğol kavimleri daha sonra ayrılarak kendi
bağımsız devlet örgütlenmelerini kurmuş.
Türk kavimleri 6. yy'da ilk defa Türk adıyla
Göktürk devlet örgütünü kurmuş.

Türk dilinin en eski yazılı belgeleri olarak
kabul edilen Orhun yazıtlarının temsili oldukça
etkileyici. Hükümdar Bilge Kağan, kargeşi
komutan Kül Tigin ve Vezir Tonyukuk'u orta okul
tarih kitaplarından hatırlamamak imkansız.
Bilge Kağan Kül Tigin'in ölümünün ardından bu
taş yazıta kendi demesiyle gönüldeki sözünü
vurdurmuş:

...Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için
türemiş...
...Kül Tigin koyun yılında 17. günde uçtu.
9. ay 27. günde yas töreni tertip ettik.
Türbesini, resmini, kitabe taşını, maymun
yılında 7. ay 27. günde hep bitirdik...
Ben ebedi taş yontturdum...

Kül Tigin'in ölümünden uçmak olarak
bahsedilmesi eski Türkler'in Şamanizm'e
inanmasından kaynaklanıyor. Bu inanca göre
ölenin ruhu atmacaya dönüşerek uçarmış.

"Okyanus benzeri hükümdar" olarak anılan
Cengiz Han'ın devleti İran'da İlhanlı, Rusya'da
Altın Orda (Tatar Devleti), Çin'de Yuan
Hanedanı devletlerine öncülük etmiş.
Çin'den İran'a, Rusya'dan Macaristan'a bir asır
gibi kısa bir zamanda egemen olmuşlar.
Babadan oğula değil mevki, görgü ve
hizmetin belirleyici olduğu yeni bir devlet
yönetim modelini benimsemeleri, bilginin
İran'dan Orta Avrupa'ya 1-2 günde ulaşmasını
sağlayan güçlü haberleşme sistemleri,
bilginin doğu ve batı arasında dolaşımını
sağlamaları ( İran astronomisinin ve Çin tıbbının
Avrupa'ya geçişini sağlamaları veya Batı
sanatının doğuya taşınması.), ticareti teşvik etmeleri,
dinsel hoşgörü bu devletin yapıtaşları olarak
kabul ediliyor. Bunun yanısıra zalimlikleri ile
de oldukça meşhurlar. Heisenberg
İmparatorluğunun keşişi Caesarius,
Moğol Devletinden ilk bahseden batılı
kaynaklardan biri olan kitabında onlardan
şöyle bahsediyor: "Geçen yıl bir halk Ruten
İmparatorluğunu istila edip koca bir klanı
ortadan kaldırdı. Kim olduklarını, nereden
geldiklerini ve nereye gittiklerini bilmiyoruz."
1235 yılında Moğol Kurultay'ının ordunun
batı seferlerine başlaması için verdiği karar
ile Moğollar Avrupa akınlarına başlıyorlar.
1241 yılında ise büyük at sürüleri için geniş
otlakların bulunmaması gerekçesiyle
geri dönüyorlar.

Sergide dünyanın sayılı müzelerinden ve
Türkiye'deki diğer müzelerden derlenmiş
600 eser sergileniyor. Bunlar arasında
arkeolojik eserler, altın ve gümüş hazine
parçaları, savaş araçları, zırhlar, el yazmaları,
minyatürler, tablolar, heykeller, giysiler,
el ve müzik aletleri, dinsel objeler, haritalar,
seramikler, tarihi belgeler var. Beni
etkileyen bazı eserlerden kısaca
bahsetmek istiyorum.






6. yy'a ait bu mermer Moğol Başı heykeli başındaki tacda
kanatlarını açmış bir kuş betimlenmiş. Kuş kişinin üstün
konumunu simgeliyor.












Beyaz saçlar
devlet gücünü,
siyah saçlar
ordu gücünü
temsil ediyor.







Kubilay'ın kurduğu Çin Yuan Hanedanı
eski dinleri Şamanizm ile ortak yönleri
olan Budizm'i benimsemiş. Guanyin heykelciği
ise Yuan dönemi dinsel sanatın en
nadide eserlerinden biri.












Ünlü bilgin Kazurni'nin
kozmografisinden alıntı.
(13.yy.)
Tek boynuzlu at ve
fil düşman olarak
resmedilmiş.





Kaplumbağa 13. yy Çin
geleneğine göre evren
kavramı kaplumbağa ile
tasvir ediliyor.
Kabuğun kavisli bölümü
gökkubbe, alt bölüm
yeryüzü.

Pusulanın yönlerini simgeleyen
4 hayvandan biri kaplumbağa.
[ Cengiz Han ve mirasçılarının dünyanın
kuzey, güney, doğu ve batısında kurduğu
devlete atıf var. ] Aynı zamanda erkekliğin,
uzun yaşamın ve sonsuzluğun sembolü.



Acı yeni yaşamlara
yeniden ve yeniden
doğmanın kesintisiz
döngüsünün özüdür.
Yaşam Çarkının
göbeğindeki üç hayvan
yenilmesi gereken üç
zayıflığı gösteriyor.
Domuz cahilliğin, horoz
açgözlülüğün, yılan
nefretin sembolü.



















Makrokozmos ve mikrokozmos sembolü.

Buda heykellerinin üzerinde çeşitli dinsel ve felsefi
öğretilere işaret eden semboller mevcut. Baş parmak ve ortanca parmağın birleştirilmesi öğretme
işareti ( Tek Tanrılı dinlerden de bu işareti
anımsayabilirsiniz.) Diğer simgeler: İçi yaşam dolu vazo
, kötülük ve cahilliği yok eden asa, çan dişilik ve
bilgelik, yıldırım erkeklik ve güç, cahilliğin
karanlığını kesen kılıç, bilgi ve içgörüyü aydınlamayı
temsil eden lotus (Efsaneye göre dünyanın başlangıcında
sadece okyanus vardı ve sonra suda 1000 altın lotus
çiçeği ortaya çıktı.) ve ay ve güneş ( evren ile bütünleşme anlamında makrokozmos'u ifade
ediyor)

Bereket ayininde bu maske ve kostüm giymiş Tsam dansçısı
başındaki 5 kurukafa yenilmesi gereken 5 düşman güdüyü
temsil ediyor: cehalet, nefret, kıskançlık, hırs ve
gurur.
İnancına düşman şeylere korku salabilmek için korkunç bir
görünüme bürünmüş. Maskenin üzerinde çizili 3. göz ise göremediğimiz şeyleri
görmemizi sağlayan iç gözümüzü temsil ediyor.

Etiketler: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!

Perşembe, Aralık 21, 2006

Leonardo Da Vinci'nin Makinaları #

“Leonardo: Evrensel Deha”, “The Genius of Leonardo” veya ağızdan ağıza yayıldığı şekliyle “Da Vinci’nin Makinaları” isimli sergi 2 Kasım – 31 Aralık 2006 tarihleri arasında İstanbul Hasköy’deki Rahmi Koç Müze’sinde sergileniyor. İtalya orjinli interaktif sergi Türkiye’den önce Yunanistan’da sergilenmiş ve dünyanın dört bir yanında sergilenmesi planlanıyormuş.

Leonardo Da Vinci’nin (1452-1519) 1478 ile 1513 yılları arasında defterlerine çizdiği taslaklardan yola çıkarak üretilen icatlardan 36’sı burada, 4’ü Ankara’da 1:1 ölçekli olarak sergileniyor. Eserler tamamen Da Vinci’nin döneminde bulunan ve çizimlerinde belirttiği malzemelerden imal edilmiş. Bu icatların en önemli özelliği Da Vinci’nin onları keşfettiği 15. yüzyılda üretilmemiş olmalarına karşın daha sonra öğrencilerinin ve onu takip edenlerin sayesinde günümüzde halen kullanmakta olduğumuz makinalara öncülük etmiş olmaları. Dünyanın en meşhur tablosu “Mona Lisa” nın yaratıcısı ressamın aynı zamanda bir filozof, bir doktor, bir mucit, bir bilim adamı, bir mühendis, ender bulunan bir dahi olduğunu pek çokları bilmez. “Da Vinci’nin Şifresi” kitabının ardından bu sergi insanlarda bu bilgiyi pekiştirmeyi hedefliyor. Sergi üstadın (Leanordo Da Vinci aynı zamanda bir Mason üstadıydı.) kendi çağını aşan dehasını, çok yönlü bilgi birikimini, yaratıcılığını ve hayalgücünü gözler önüne seriyor ve bizi şaşırtmayı başarıyor.

Yıllar önce History Channel’da “Da Vinci’nin Makinaları” belgeselini izleme şansım olmuştu. Belgeseldeki iki kafadar Da Vinci’nin taslaklarından yola çıkarak ürettikleri icatları bizzat kendileri deniyorlardı. Örneğin, Da Vinci’nin martının uçma sisteminden esinlenerek icat ettiği kanatları olan uçan bisikleti kendileri deneyip uçmaya çalışıyorlardı. Yıllar evvel belgeselde izlediğim makinaları kendi gözlerimle görmek, onlara dokunmak ve onları kendi elimle çalıştırmak oldukça heyecan vericiydi.

Serginin girişinde bizi Da Vinci’nin en ünlü eskizi olan “Vitruvius Adamı” karşılıyor. Daire içindeki kolları ve bacakları yanlara doğru açık çıplak erkeğin anatomik açıdan zamanın en doğru çizimi olduğu kabul ediliyor.

Karanlık bir atmosfere sahip büyüleyici sergiyi dolaşmaya başlıyoruz. Sergi 5 bölümden oluşuyor: Hava, Ateş, Su, Toprak ve Mekanizmalar

HAVA

Da Vinci’nin en görkemli hayali: insanın gök yüzünde bir kuş gibi süzülmesi

Uçan Makinalar


Dikey Ornithopter (Uçan Bisiklet)

Pilot nispeten büyük ölçülerdeki bir kabinin içinde duruyor kollarını, bacaklarını ve kafasını kullanarak kanatları hareket ettirerek uçuyor.

Ornithopter (Uçan Bisiklet)

Pilot pedalı çevirerek kollarını ve ayaklarını kullanarak makinayı hareket ettirerek uçuyor.
Paraşüt

Kare tabanlı bir piramide benzeyen büyük bir parça bez parçası kullanılarak Da Vinci yaklaşık 1485 yılında çok yüksek yerlerden yaralanmadan atlanabileceğini öngörmüş.





ATEŞ


Havan Topu, Taramalı Tüfek ve Hareketli Savaş Tankı gibi savaş makinaları tasarlamış.

Hareketli Savaş Tankı çağdaş tankın atası olarak kabul ediliyor. Zırhlı araç konik kabuklu kaplumbağa şeklinde ve çevresinde toplar yer alıyor.


SU

İnsanın suda yürümesini sağlayan şamandıralar, yüzmesini kolaylaştıran örgülü eldiven (bugün ayağa giyilen palete benziyor), su kuvvetiyle çalışan makinalar icat etmiş Da Vinci.

Otomatik Beslemeli Hidrolik Testere su kuvveti ile hareket eden tekerlek dönüyor ve otomatik sistemle manuel güç kullanmadan ağaç parçasını kesmeyi sağlıyor.



TOPRAK

Da Vinci matbaa makinası, yağ ezme presi, iç bükey ayna yapma makinası ve yük kaldırmayı kolaylaştıran çeşitli vinçler, sütun kaldırma makinası, insana benzeyen robot tasarlamış.


Şövalye Robot

Birarada hayal edilmesi çok güç olan robot şövalye serginin en inanılmaz makinalarından... Robot şövalye makaralar ve mekanik bir düzen sayesinde eklemlerini otomatik olarak hareket ettirebiliyor. Zamanında misafirleri karşılama becerisine sahip bir robot şövalye Viyana Dük’üne hediye edilmiş. Aynı düzenek şövalye yerine misafirleri şaşırtmak amacıyla aslan ile de gerçekleştirilmiş.


Matbaa

Harfler önce ters diziliyor ve üzerine deri tablet seriliyor, kol çekilerek harfler prensin altına yerleştiriliyor, kolu aşağıya çevirince dişli makarayı çeviriyor ve pres yapıyor. Böylece baskı işlemi gerçekleşiyor.

Zeytinyağı Ezme Presi

Zeytinleri ezmek için tasarlanmış yağ presi tarımcılığın makinalaştırılarak modernize olması yönünde yine büyük bir hayal.

MEKANİZMALAR


Da Vinci ağır yükleri kolayca ve güvenli bir şekilde kaldırmayı amaçlayan palanga, kriko, kilit sistemi mekanizmalarını, hareketi enerjiye dönüştüren sistemleri, dişli çarklar, zincirler, şu anda ağır makina sanayinde halen kullanılan sürtünmeyi azaltan bilyeli rulmanları bulmuş.



Tuğba Tarakcı, Esra Satır, Sema Ceylan

18.11.2006

Etiketler: , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!






Önceki İletiler

RSS

RSS register icon

Arşiv

Sponsor



Dikkatimi Çekenler

Sponsor